Logo 1 Logo 2 EFFAT IUF
23.07.2026 17 tekil ziyaret

ŞEKER-İŞ SENDİKAMIZIN BAŞKANLAR KURULU TOPLANTISI 16-17 TEMMUZ 2026 TARİHLERİNDE GERÇEKLEŞTİRİLDİ

Sayfayi Paylas
ŞEKER-İŞ SENDİKAMIZIN BAŞKANLAR KURULU TOPLANTISI 16-17 TEMMUZ 2026 TARİHLERİNDE GERÇEKLEŞTİRİLDİ

Türkiye Gıda ve Şeker Sanayi İşçileri Sendikası (Şeker-İş) Başkanlar Kurulu Toplantısı, 16-17 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirildi. Sendika Yönetim Kurulu ile şube başkanları ve il temsilcilerinin katılımıyla düzenlenen toplantının açılış konuşmasını Genel Başkanımız İsa GÖK yaptı. Toplantıya, Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. Genel Müdürü Muhiddin ŞAHİN de katılarak değerlendirmelerde bulundu. 

Toplantı kapsamında ayrıca; Genel İdari İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcımız Cengiz ÜNDER sendikamızın çalışma gündemi ve idari süreçlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, Mali İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcımız İlhan ÖZYURT tarafından sendikamızın mali süreçleri ele alındı. Eğitim İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcımız İbrahim DAYI, sendikal eğitim faaliyetleri hakkında bilgi verirken, Teşkilatlandırma İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcımız Murat TAŞLIYURT ise teşkilatlanma çalışmaları ve şubelerle yürütülen koordinasyona ilişkin bilgilendirmelerde bulundu.

Toplantının devamında, şube başkanları ve il temsilcilerimizin görüş ve değerlendirmeleri alınarak, sendikamızın mevcut durumu, çalışma hayatındaki güncel gelişmeler ve geleceğe yönelik hedefleri doğrultusunda karşılıklı fikir alışverişinde bulunuldu.

Başkanlar Kurulu Toplantısı’nın ikinci gününde; Avukat Gökhan CANDOĞAN “Yapay Zekâ Çağında Devlet, Emek ve Egemenlik”, Sendika Danışmanımız Süleyman YAZIR “Şeker Sektörünün Güncel Durumu ve EFFAT’ın Görüşleri Hakkında Ufuk Turu” ve Prof. Dr. Aydın BAŞBUĞ “Türk Modernleşmesinin Başardıkları ve Başaramadıkları” başlıklı sunumlarını gerçekleştirdi.    

Açılış konuşmasına 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü dolayısıyla gazilerimizi ve aziz şehitlerimizi anarak başlayan Genel Başkanımız İsa GÖK, “10. yıldönümünde; vatanı uğruna canlarını feda eden aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle, kahraman gazilerimizi şükranla anarak başlamak istiyorum” dedi ve konuşmasına şu şekilde devam etti:

Kıymetli Arkadaşlar,

Bazı dönemler vardır; tarihin akışı sessizce ilerler. Bazı dönemler de vardır ki, tarih adeta yön değiştirir. İşte bizler, böylesine sıra dışı bir zaman diliminin içindeyiz. Bugün dünya yalnızca yeni bir döneme girmiyor; aynı zamanda eski dünyanın tüm alışkanlıklarını, dengelerini ve ezberlerini geride bırakıyor. Uzun yıllar boyunca küresel düzeni ayakta tuttuğu düşünülen sütunlar çatırdıyor. Güç merkezleri yer değiştiriyor. İttifaklar çözülüyor, yeni ortaklıklar kuruluyor. 

Milletlerin yalnız bugünü değil, yarını da şekillendirilmeye çalışılıyor.

Doğu Akdeniz'den Karadeniz'e… Kafkasya'dan Ortadoğu'ya...

Kızıldeniz'den Basra Körfezi'ne kadar uzanan geniş coğrafya için şunu söylemek yerinde olur; yaşanan her gelişme, yalnızca bölgesel bir kriz değil; yenidünyanın nasıl kurulacağına dair büyük mücadelenin parçalarıdır. 

Ukrayna'da, İran’da, Ortadoğu da devam eden savaş, yalnız o ülkelerin değil, küresel güç dengelerinin geleceğini belirlemektedir. Deniz yolları, enerji koridorları, veri ağları, kritik madenler ve gıda tedarik zincirleri artık ekonomik araçlar olmaktan çıkmış; devletlerin stratejik nüfuz alanlarına dönüşmüştür. Öyle bir çağın içindeyiz ki; artık ülkeler yalnızca sınırlarını korumaya çalışmıyor. Ekonomilerini koruyor. Enerji güvenliklerini koruyor. Teknolojik bağımsızlıklarını koruyor. Bilgi egemenliklerini koruyor. Hatta toplumlarının zihinsel dirençlerini koruyor. Çünkü yeni dönemin mücadeleleri yalnızca toprak üzerinde değil; pazarlarda, ekranlarda, veri merkezlerinde, finans sistemlerinde, laboratuvarlarda ve insan zihninin derinliklerinde veriliyor.

Bugün güçlü devlet dediğimiz yapı; sadece sınırlarını koruyan değil, aynı zamanda ekonomisini büyüten, sanayisini geliştiren, tarımını ayakta tutan, enerjisini güvence altına alan, bilimde, teknolojide ve üretimde söz sahibi olan devlettir. Çünkü üretmeyen toplumlar tüketir. Tüketen toplumlar ise bağımlı hâle gelir. Bağımlılık ise eninde sonunda karar verme iradesini zayıflatır. İşte bu yüzden kalkınma yalnız ekonomik bir hedef değildir. Kalkınma aynı zamanda bağımsızlığın teminatıdır. Bugün bizlere düşen görev de tam olarak budur. Şartlar ne kadar değişirse değişsin; rüzgâr hangi yönden eserse essin; Dünya ne kadar karmaşık bir hâl alırsa alsın; birliğimizi korumak, ortak aklı büyütmek, kurumlarımızı güçlendirmek, ülkemizin geleceğine güven duymak zorundayız. Çünkü tarih göstermiştir ki; Milletleri ayakta tutan şey; inançlarıdır, kararlılıklarıdır, dayanışmalarıdır. Ve en zor zamanlarda dahi geleceğe bakabilme cesaretleridir.  Kuşku yok ki bizler bu cesarete sahibiz. Ve her şeyden önemlisi; Türkiye'nin geleceğine güveniyoruz.

Kıymetli arkadaşlarım, bugün yine yapay zekânın, yüksek teknolojinin ve dijitalleşmenin zirvesini yaşayan o parıltılı dünyanın arkasında yatan asıl küresel trajediyi de hepimiz görüyoruz. Dengesi büsbütün kaybolmuş bu küresel sistem, şu an kendi yarattığı enkazın altında can çekişiyor, ne yazık ki masum bir çocuğun gözyaşını dindiremiyor ve evladının cansız bedenine sarılan annelerin babaların çaresizliğini silecek tek bir kelime bile üretemiyor. Tüm ülke vatandaşları tek bir ağızdan avazı çıktığı kadar bağırıyor ama haritalar üzerinde güç ve çıkar hesapları yapanlar, gökyüzüne fırlattıkları uydularla övünenler; yeryüzünde parçalanan hayatları, yarım kalan çocuklukları, sönen ocakları sadece birer istatistikten ibaret görüyorlar.

Çok net biliyoruz ki; insanlığın gökyüzüne fırlattığı uydularla övündüğü bir çağda; eğer yeryüzündeki tek bir çocuk bile açlığa, sefalete ve bombalara mahkûm ediliyorsa, o medeniyet ilerlemiyor demektir. O medeniyet, sadece lüks bir karanlığa gömülüyor demektir.

İşte bir yanda küresel güçlerin bu acımasız hırsları ve enerji savaşları, diğer yanda ise bu devasa türbülansın tam kalbinde, hem küresel dengenin hem de üretimin sarsılmaz kalesi olmak zorunda olan bir Türkiye var. İşte bu noktada, herkesin ezbere konuştuğu klişeleri bir kenara bırakıp, kimsenin cesaret edemediği o çıplak gerçekleri ve perde arkasındaki yenidünya denklemini görmek zorundayız.

Peki, herkesin gözü Ukrayna’da, Gazze’de, Hürmüz’de ya da Tayvan Boğazı’ndayken; perde arkasındaki asıl gizli savaş nerede veriliyor? Kimsenin konuşmadığı, kameraların dönmediği o görünmez cephe neresidir?

Bugün Hürmüz Boğazı’ndan Akdeniz’e kadar yaşanan tüm arz şokları, aslında dünyayı sessiz sedasız yeni bir kölelik ve bağımlılık döngüsünün içine itmektedir. Akıllı füzelerden elektrikli araçlara, rüzgâr türbinlerine, yapay zekâ sunucularından laboratuvarlarda üretilen gıdalara kadar, bu yeni yüzyılda her şeyin kalbi artık üç stratejik sütuna bağlı durumdadır. Mikroçipler, kritik batarya madenleri ve patentli hibrit tohumlar; küresel gücün yeni DNA’larıdır.

Değerli Arkadaşlarım, eski dünyada petrol kimdeyse güç ondaydı. Bugün ise yeni bir denklem var. Bu yeni petrolün üretim ve tedarik zinciri, neredeyse %90 oranında küresel devlerin ve tröstlerin mutlak kontrolü altındadır. Yani insanlık aslında fosil yakıtlardan kurtulup özgürleşmiyor; sadece bağımlılıkların biçimi, sömürgeciliğin rengi değiştiriliyor.

Düşünün ki; bir yanda geleceğin sanayisini, savunmasını ve teknolojisini tek bir tuşla kilitleyebilecek bir çip tekeli var. Diğer yanda, karbon nötr mesajlarıyla dünyayı esir alan, madenleri işleme gücünü elinde tutan bir yeşil enerji tekeli var. Ve en acısı, en tehlikelisi; insanlığı açlıkla terbiye etmek üzere kurgulanmış, gen haritaları çıkartılmış, patentlenmiş bir tohum ve gıda tekeli var. İşte İran’ın, Körfez ülkelerinin, İsrail’in ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’daki o kanlı tepişmesinin arkasında, sadece haritadaki sınırları çizme hevesi yatmamaktadır. Bu kavganın asıl sebebi; Doğu ile Batı arasında sıkışan ticaret yollarını, geleceğin bu kritik hammadde hatlarını ve teknoloji koridorlarını ele geçirme hırsıdır. Bölge ülkeleri, petrolden elde ettikleri milyar dolarlarla refah ürettiklerini zannederken; çipi üretemedikleri, bataryaya sahip olamadıkları ve en önemlisi kendi tohumlarını toprağa ekemedikleri için, bu küresel sıkışmışlığın tam göbeğinde birer stratejik güvenlik zafiyetine dönüşüyorlar.

İşte tam bu noktada sormamız gerekiyor: Biz ne yapacağız?

Sistemin menteşesi olan Türkiye, dış politikada bu üç başlı canavara karşı proaktif bir hat kurmak zorundadır. Savunma sanayisinde attığımız yerli ve milli çip adımları ne kadar hayatiyse, batarya teknolojilerine yaptığımız yatırımlar ne kadar stratejikse; şeker fabrikalarımıza, yerli tohumumuza, tarımımıza ve çiftçimize sahip çıkmak da o kadar elzemdir, o kadar milli bir ödevdir. Çünkü çipiniz olmadığı zaman İHA'nızı uçuramazsınız; ama tohumunuz, şekeriniz, buğdayınız, yani gıda güvenliğiniz olmadığı zaman ülkenizi ayakta tutamazsınız. Toprağına yabancı tohum ekilen, gıdası küresel şirketlerin insafına terk edilen bir ülkenin dış politikada bağımsız kalması, masada nizam vermesi sadece bir hayalden ibarettir.

Bu devasa sarsıntıda Türkiye’nin gerçek dış politika kodu çerçevesinde değerlendirme yaptığımızda, Türkiye edilgen bir coğrafya parçası değil; “dengesi bozulmuş, menteşesi gevşemiş küresel sistemin" ana kilitleyici menteşesidir.

Bir kapı ne kadar ağır, ne kadar büyük olursa olsun; fırtınada savrulmasını, yerinden sökülmesini engelleyen arkasındaki o çelikten menteşedir. Türkiye bugün; Doğu ile Batı’yı, Kuzey ile Güney’i birbirine bağlayan, o menteşe kırıldığı an küresel sistemin tamamen çökeceği yegâne aktördür. Biz sadece bir geçiş koridoru değiliz; biz diplomatik kör düğümleri çözen, gıda krizlerinde dünyayı açlıktan kurtaran koridorları inşa eden, savunma sanayisindeki yerli hamleleriyle sahada ezber bozan proaktif bir büyük jeopolitik gücüz. Bu çerçevede Şeker-İş Sendikası olarak, dış politikanın ve devlet aklının en hayati damarına dikkat çekmek bizim boynumuzun borcudur. Dışarıda ne kadar büyük bir askeri gücünüz olursa olsun, eğer içeride dirençli bir sistem kuramadıysanız, o jeopolitik güç bir günde çöker.

Bugün dünyada yeni bir kural yazılıyor: “Güçlü olanlar değil, dayanıklı olanlar hayatta kalır.” Ve bu belirsizlik çağında dayanıklılığımız İHA’larla, SİHA’larla, füzelerle inşa etmenin yanında, gerçek ekonomik ve siyasi bağımsızlıkla; tarımla, kendi kendine yetebilmekle ve Gıda Güvenliğiyle de inşa etmeliyiz. İşte bu yüzden tarımsal üretim gücümüz, verimli havzalarımız ve şeker sanayimiz sıradan birer ekonomik faaliyet değil; Türkiye’nin dış politikadaki o sarsılmaz duruşunun arkasındaki stratejik milli güvenlik kalelerinden biridir. 

Burada, hepimiz için hayati önemde bir hususun altını özellikle çizmek istiyorum. Şeker-İş Sendikası olarak, hem ülkemizin hem de dünyamızın içinden geçtiği bu fırtınalı dönemi sadece izlemekle yetinemeyiz. İşte tam da bu yüzden; bugünkü Başkanlar Kurulumuzun gündeminde yer alan stratejik maddeleri ve yarın çok kıymetli hocalarımızın sunumlarıyla ufkumuzu açacak o derinlikli analizleri son derece önemsiyorum. Çünkü bilginin ve analizin olmadığı yerde, körü körüne bir mücadele başarıya ulaşamaz. Şeker-İş Sendikası, önümüzdeki süreçte de bu entelektüel birikimden, bu akademik akıldan ve teşkilat içi eğitimlerden çok daha fazla istifade etmenizi sağlayacak çalışmaları hayata geçirmeye kararlıdır. 

Değerli Arkadaşlarım, Makroekonomik dinamikleri ve küresel satranç tahtasındaki konumumuzu analiz ederken, madalyonun diğer yüzünü, yani ekonominin ve yapısal göstergelerin mevcut tablosunu da masaya yatırmak zorundayız. Bugün ekonomi literatüründe en çok tartışılan konuların başında, “gayri safi yurtiçi hasıla büyüme oranları ile toplumsal refah ve istihdam arasındaki asimetri” gelmektedir. Kağıt üzerinde asgari %4 ya da %5 düzeyinde seyreden büyüme oranları, ne yazık ki bölüşüm şokları ve istihdam kalitesiyle doğru orantılı bir ilerleme kaydetmemektedir. İktisatta "istihdamsız büyüme" olarak adlandırılan bu olgu, bugün Türkiye’de çok daha derin bir yapısal krize, bir işgücü paradoksuna işaret etmektedir.

Akademik veriler ve işgücü piyasası analizleri net bir gerçeği gözler önüne sermektedir: Türkiye, bugün Avrupa genelinde, ekonomik olarak pozitif büyüme kaydettiğini rapor etmesine rağmen, işgücü arzı ve istihdam tabanı daralan ülke konumundadır. Bu durum yapısal bir alarmdır. Ülkemizde özellikle %15 civarında seyreden genç işsizliği ve %30 u aşan atıl işgücü, geleceğe yönelik beşeri sermayemizin hızla eridiğini tescillemektedir. Aktif işgücü piyasasından bu kitlesel çekilme, potansiyel büyüme kapasitemizi uzun vadede ipotek altına alan yapısal bir risktir.

Peki, işgücünün üretim süreçlerinden bu denli kopmasının arkasındaki makroekonomik katalizör nedir? Bu sorunun cevabı, kronikleşen yüksek enflasyon ve onun yarattığı gelir dağılımı asimetrisidir. Enflasyon Bölüşüm Şokunu Hızlandırır. İkincisi İşgücü Piyasasından Kaçışı Tetikler. Yani, "çalışsam da geçinemiyorum, yol ve yemek masrafını karşılayamıyorum" algısı yerleşir. Enflasyon bu noktada bir katalizör gibi etki ederek; insanları istihdamda kalmaktan ya da iş aramaktan vazgeçmeye iter. Üçüncüsü ise Yapısal Sorunları Derinleştirir. Bir ekonomide zaten var olan kronik sorunlar (genç işsizliği, üretimde dışa bağımlılık, tasarruf eksikliği gibi), enflasyonun yarattığı belirsizlik ortamında çok daha hızlı bir şekilde yapısal birer krize dönüşür. 

Özetle enflasyon; doğası gereği, üretilen katma değerin üretim faktörleri arasındaki bölüşüm dengesini radikal biçimde bozmaktadır. Son dönem ulusal hesap verileri incelendiğinde, emeğin katma değerden aldığı payın gerilemesi, yaşanan bölüşüm şokunun bir ispatıdır. İşte tam bu noktada, Sendika ile enflasyon arasındaki kurumsal ilişki, bu tahribata karşı dengeleyici bir regülatör işlevi görmektedir. Fiyat istikrarının kaybolduğu, asimetrik bilgi akışının hızlandığı enflasyonist dönemlerde, bireysel iş sözleşmeleriyle emek arzını korumanın imkânsız hale geldiği bilinmektedir. Sendikal güvencenin olmadığı bir ekosistemde, enflasyonist baskı işgücü piyasalarını hızla güvencesizliğe ve yoksulluk sınırının altına itecektir.

Ülke olarak, geleceğin belirsizliklerle dolu küresel konjonktüründe, dış politikanın ve stratejik varlığımızın zeminini tahkim etmek istiyorsak, "Dirençli ve Sürdürülebilir Ekonomik Model"e geçiş yapmalıyız. 

Öte taraftan yeşil ve dijital dönüşümün eş zamanlı ilerlemesinin küresel işgücü piyasalarındaki etkileri, artık basit bir "istihdam kaybı" tartışmasının çok ötesine geçmiş vaziyettedir. Bizler hâlâ "Yapay zekâ, robotları fabrikaya getirecek mi?" sorusunun geleneksel sınırlarında konuşurken, dünya endüstri ilişkileri yeni bir boyuta taşınmıştır. Uluslararası sendikal camiada artık yapısal bir gerçeklik olarak kabul edilen Algoritmik Yönetim denilen yeni bir kavram var: Bugün yapay zekâ, üretim sahalarında sadece mekanik süreçleri optimize etmekle kalmıyor; işgücünün her saniyesini, mola sürelerini, verimlilik rasyolarını ve performans puanlarını denetleyen bir yönetim enstrümanına dönüşüyor. Süreçlerin insan faktöründen bağımsız ve sendikal denetimin dışındaki siber algoritmalar tarafından belirlenmesi, çalışma barışı açısından yeni bir risk alanıdır.

İkiz dönüşümün ikinci sacayağı olan Yeşil Dönüşüm ise küresel karbon nötr hedefleri doğrultusunda endüstrileri yeniden şekillendirmektedir. Ancak geleceğin işgücü projeksiyonları, bu süreçte çok kritik bir yapısal eğilime dikkat çekmektedir: Becerisizleştirme riski. Yapay zekâ destekli otonom yeşil teknolojiler üretim hatlarına entegre edildikçe, işçinin yıllar içinde kazandığı o kıymetli zanaat ve mesleki tecrübe ikame edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Sistem, emeğin niteliğini sadece komutları uygulayan birer "operatörlük" seviyesine indirgediğinde, işgücünün katma değer üretme ve pazarlık gücü de yapısal olarak aşınmaktadır. Yani yeşil dönüşümün arka planında emeğin kalifikasyonunu zayıflatabilecek bu sinsi stratejik riskleri de doğru okumak gerekmektedir.

Ayrıca yabancı literatürün altını ısrarla çizdiği, geleceğimizin en stratejik sorusu şudur: "İşçinin ürettiği verinin mülkiyeti kime aittir?" 

Bir fabrikada ya da tarımsal üretim sahasında, işgücünün çalışırken ürettiği her dijital veri, aslında o sistemdeki yapay zekâ modellerini eğitmektedir. Yani emek, kendi çıktısıyla yapay zekâyı her gün daha yetkin hale getirirken; sistem geliştikçe insani emeğe olan yapısal ihtiyaç oransal olarak azalmaktadır. Burada dengelenmesi gereken açık bir "Veri Asimetrisi" mevcuttur. İşgücünün ürettiği büyük veri üzerinden devasa ekonomik değerler inşa eden küresel mekanizmalar, bu katma değerin bölüşümünde emeğin payını ne yazık ki göz ardı etmektedir.

İşte tam da bu yapısal meydan okumalar karşısında, geleceğin sendikal hareketinin geleneksel bir ücret sendikacılığından, "Veri Sendikacılığı" vizyonuna evrilmesi kaçınılmazdır. Bizler önümüzdeki dönemde toplu sözleşme masalarına sadece enflasyonist farkları ve sosyal hakları taşımayacağız; masaya "İşçinin Veri Mülkiyeti Hakkını" ve "Algoritmik Şeffaflık Güvencesini" de dâhil etmek zorunda kalacağız. Bu noktada, üretim sahasındaki yapay zekâ algoritmalarının işçi sağlığı ve iş güvenliğine uygunluğu sendikal denetime açık olmalı, işgücünün verisinden üretilen katma değerden emeğe adil bir refah payı aktarılmalıdır. Sonuç olarak, mevcut hak mücadelemizin yanında, emeğin dijital haklarının da yakın gelecekte masanın en asli unsurlarından olacağının bugünden farkında olmamız gerekir.

Kıymetli Arkadaşlarım, Küresel vizyonumuzu ve geleceğin endüstri ilişkilerini bu şekilde analiz ettikten sonra, odağımızı doğrudan bugün çalışma hayatımızı ilgilendiren meselelerimize çevirmek istiyorum. Bu açıdan Şeker-İş olarak gündemimizde yer alan ve çözümü için rasyonel projeksiyonlar ürettiğimiz dört temel konuyla konuşmama devam etmek istiyorum.

İlk olarak, ekonomik istikrarın ve sosyal adaletin en önemli ayağı, bildiğimiz gibi adil bir vergi sistemidir. Mevcut mali mevzuat incelendiğinde; esnaflar, serbest meslek erbabı ve kurumlar vergisi mükellefi olan sermaye grupları için çeşitli vergi indirimleri, istisnalar, muafiyetler ve kâr dağıtımları yasal birer hak olarak sunulmaktadır. Ne yazık ki, ülkenin katma değerini üreten işçi sınıfı ve ücretli çalışanlar, bu imkânların tamamen dışındadır. Gelir vergisi dilimlerinin kümülatif yapısı nedeniyle, bir emekçi yılın ortasına gelmeden bir üst vergi dilimine özellikle %20 ve %27’lik matrah sınırlarına takılmakta ve aldığı zamlar daha cebine girmeden erimektedir. Ücretlilerin, tüccarlar gibi gider gösterme, amortisman düşme veya vergi istisnasından yararlanma şansı yoktur. Verginin tabana değil, tavana yayılması; sermayeye tanınan rasyonel muafiyetlerin, emeğin üzerindeki vergi yükünü hafifletecek şekilde ücret matrahlarında da uygulanması anayasal bir gerekliliktir.

Diğer bir konu olarak, çalışma ekonomisi literatüründe bir ülkenin uzun vadeli sürdürülebilir büyümesinin en temel şartı olan demografik yapının korunması ve kadın işgücünün üretime aktif katılımının sağlanmasıdır. Son dönem nüfus projeksiyonları, ülkemizde nüfus artış hızının tarihsel dip seviyelere gerilediğini göstermektedir. Bu makro tehdide karşı devletimizin kadın çalışanlar için doğum izinlerini uzatması yönündeki adımlarını son derece olumlu buluyoruz. Ancak madalyonun bir de üretim ve istihdam sürekliliği boyutu vardır. Önerimiz, devletimizin liderliğinde, işyerlerine bu geçiş süreçlerinde doğrudan finansal ve ikame istihdam desteği sağlayacak, demografik geleceğimizi güvence altına alacak bir "Çalışma Hayatı Destek Fonu"nun kurulmasıdır. İvedilikle oluşturulması gereken bu fonun, hem üretimi koruyacağına hem de kadın istihdamının önündeki görünmez engelleri kaldıracağına inanıyorum. Bununla birlikte, Şeker-İş olarak temel mücadele alanlarımızdan biri olan Türkşeker’deki geçici işçilerin daimi kadrolardan seçilmesine yönelik çalışmalarımız da kararlılıkla sürmektedir. Bu talebimiz dün olduğu gibi bugün de sıradan bir istihdam talebi değildir. Tehlikeli sanayi kollarında ve şeker üretiminde süreklilik, tecrübe ve kurumsal hafıza her şeydir. Fabrikalarımızda endüstriyel liyakatin, verimliliğin iş sağlığı ve güvenliğinin tesisi; ancak iş güvencesinin tam olarak sağlanmasıyla mümkündür. Bu hak teslim edilene kadar da mücadelemiz stratejik düzeyde devam edecektir.

Son olaraksa, teşkilatımızın kurumsal bütünlüğünü ve örgütlenme yapımızı ilgilendiren çok net bir hususu netliğe kavuşturmak isterim. Özellikle taşeron çalışanların aramıza katılmasıyla birlikte, şube statüsünde olmayan bazı bölgelerimizden "Şube Olma" talepleriyle karşılaşıyoruz. Ancak endüstriyel demokrasinin ve sendikal disiplinin vazgeçilmez kuralı, kurumsal mevzuata mutlak bağlılıktır. Sendikamızda şubelerin açılması, birleştirilmesi veya dönüştürülmesi süreçlerinin yegâne dayanağı Sendika Tüzüğümüzdür. Tüzüğümüzün ilgili maddeleri bu konuyu hiçbir yoruma yer bırakmayacak şekilde netleştirmiştir: takvim yılı içinde her aybaşına düşen aidat ödeyen ortalama üye sayısı 500’ü aştığı takdirde temsilcilik, Yönetim Kurulu tarafından şubeye çevrilebilecektir. Bununla birlikte, işyerlerimizde görev yapan taşeron çalışanların farklı işverenlere bağlı olarak istihdam edilmeleri nedeniyle, bu kesime yönelik örgütlenme yapısının da kendi özgün koşulları dikkate alınarak ayrıca değerlendirilmesi ve dizayn edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, şubeleşme konusunda atılacak her adım, hem tüzüğümüzün açık hükümlerine hem de teşkilatımızın uzun vadeli örgütsel ihtiyaçlarına uygun şekilde ele alınacaktır. Bu çerçevede değerli arkadaşlarım; şubeleşme kararı ne genel başkan olarak benim şahsi inisiyatifimde ne de yönetim kurulumuzun sübjektif takdirindedir. Bu durum tamamen objektif sayısal kriterlere, üye sayısına ve tüzüğümüzün amir hükümlerine bağlı hukuki bir süreçtir. Şartları sağlayan her bölgemiz tüzük nezdinde hakkını alacaktır; ancak kurumsal ciddiyetimiz, tüzüğün çizdiği bu sınırların dışına çıkmamıza asla müsaade etmez.

Değerli Arkadaşlarım, gerek makroekonomik dönüşümler gerekse teşkilat içi yapısal dinamiklerimiz göstermektedir ki, Şeker-İş Sendikası hem entelektüel aklıyla hem de hukuki ve kurumsal disipliniyle dimdik ayaktadır. Masada rasyonel, sahada kararlı, tüzüğüne ve ilkelerine bağlı bu irade, geleceğin çalışma hayatını da inşa edecek yegâne güçtür. Sözlerime son verirken, bugün bu salonda sadece bir durum tespiti yapmadığımızı, aksine geleceğin dünyasına ışık tuttuğumuzu vurgulamak isterim. Bu düşüncelerle Başkanlar Kurulu Toplantımızın teşkilatımıza, aziz milletimize ve ülkemiz çalışma hayatına hayırlara vesile olmasını diliyor, hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.